2026

Orta Doğu ittifakı kime karşı?

2026-11-03

7 Ağustos 2026 tarihinde Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı (Makkah Joint Defence Agreement) imzaladı. Belgenin ilan edilen amaçları, üç ülke arasındaki kolektif güvenliği güçlendirmek, savunma iş birliğini derinleştirmek, caydırıcılık kapasitesini artırmak ve bölgesel barış ile istikrarı teşvik etmektir. Anlaşmanın temel hükmüne göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik bir saldırı, üçüne birden yapılmış bir saldırı olarak değerlendirilecektir. Bu hüküm, anlaşmanın Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesiyle karşılaştırılmasına neden olmuştur.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bir saldırı durumunda sağlanacak desteğin kapsamı, türü ve biçiminin müttefikler tarafından istişareler yoluyla belirleneceğini açıklamıştır. Yardım, istihbarat ve bilgi paylaşımından lojistik desteğe, tehdidin niteliğine ve boyutuna bağlı olarak askeri birliklerin konuşlandırılmasına kadar farklı biçimler alabilir. Yayımlanan ortak açıklamada, herhangi bir devlet ortak düşman veya tehdit olarak belirtilmemiştir. Türkiye, gelecekte başka ülkelerin de ittifaka katılabileceğini açıklamıştır. Resmi olarak olası bir üye şeklinde Mısır’ın adı anılırken uzmanlar Katar, Kuveyt, Azerbaycan, Suriye ve Ürdün’ü de gündeme getirmektedir. 20 Ağustos 2026 tarihinde Suriye Dışişleri Bakanı, Şam yönetiminin anlaşmaya katılma konusunu değerlendirdiğini açıklamıştır. Mekke Anlaşması, ayrıca 17 Eylül 2025 tarihinde Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması bağlamında da değerlendirilmelidir. Söz konusu anlaşmanın tam metni kamuoyuyla paylaşılmamıştır.

Analistlerin değerlendirmelerine göre, bu sürecin temel nedenleri, ABD ve İsrail’in bölgedeki faaliyetleri, özellikle İran’a karşı yürüttükleri politikalar ve bölgesel güvenlik sisteminde ABD’nin rolünün azalmasıdır.

Türkiye, anlaşmanın İran da dahil olmak üzere herhangi bir ülkeye karşı yöneltilmediğini açıklamıştır. İran’ın tepkisi ise net değildir: Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi anlaşmayı memnuniyetle karşılarken, parlamentonun Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi İbrahim Rezai anlaşmayı eleştirmiştir.

Devletler arasında oluşan her ittifak belirli amaçlar taşır. Bu amaçlar, genel olarak iki gruba ayrılabilir: savunma amaçlı ve saldırgan amaçlı ittifaklar.

Savunma İttifakı

Savunma ittifakının temel amacı, üye devletlerin güvenliğini korumaktır. Bu durumda, kural olarak ortak ve açıkça tanımlanabilir bir tehdit kaynağının bulunması gerekir. Askeri kapasite açısından teorik olarak iki olası seçenek söz konusudur: İsrail ve İran. Ancak bu devletlerden herhangi birinin üçlü anlaşmanın üyelerinden birine karşı doğrudan ve geniş çaplı bir askeri saldırı gerçekleştirmesi pek olası görünmemektedir. Bununla birlikte, 2026 yılında savaşın başlangıcında İran’a ait insansız hava araçları Suudi Arabistan topraklarını vurmuştur. Ayrıca, anlaşmanın imzalandığı gün Riyad’ın, Yemen ve Irak’taki İran yanlısı güçlerin saldırılarını beklediği bildirilmektedir.

Savunma ittifakının kurulmasının temel nedeni, bölgede ortaya çıkan baskın bir devletin veya devletler grubunun gücünü dengelemek ve etkisini sınırlandırmaksa, günümüzde bu rolü üstlenebilecek belirgin bir güç de görünmemektedir. Teorik olarak, bölgenin diğer iki büyük aktörü olan İsrail ve İran’ın oluşturacağı bir koalisyon böyle bir rol oynayabilirdi, ancak bu, pratikte imkansızdır.

Konu, stratejik ve nükleer dengeler açısından daha geniş bir çerçevede de ele alınabilir. İsrail halihazırda nükleer kapasiteye sahipken, bazı kaynaklara göre İran da en azından savaş öncesinde nükleer silah geliştirmek için gerekli teknolojik eşiğe ulaşmış durumdaydı. Son gelişmeler, İran’ın bu yönde ilerleme konusundaki motivasyonunu daha da artırabilir. Bu koşullarda Pakistan, nükleer silahlara sahip olduğu açıkça bilinen tek Müslüman devlet olarak özel bir önem kazanmaktadır. Dolayısıyla Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki güvenlik iş birliğinin derinleşmesi, dolaylı bir güvenlik sağlama mekanizması olarak da değerlendirilebilir. Bununla birlikte uzmanların değerlendirmelerine göre, Pakistan’ın nükleer caydırıcılık garantilerinin Suudi Arabistan ve Türkiye’yi de kapsaması pek olası değildir. Türkiye ise gelişmiş insansız sistemleri, savunma sanayisi ve teknolojik kapasitesi başta olmak üzere konvansiyonel askerî yetenekleriyle bu sisteme katkıda bulunabilir.

Bu açıdan üçlü format, yalnızca doğrudan askeri savunmayı değil, aynı zamanda bölgesel güç dengesinin şekillendirilmesini de hedefleyen bir boyuta sahip olabilir.

Saldırgan veya proaktif ittifak

Anlaşma, yalnızca savunma amaçlı değil, aynı zamanda saldırgan veya proaktif bir nitelik de taşıyabilir. Bu kapsamda, önleyici ya da taarruz amaçlı operasyonlar da dâhil olmak üzere üçüncü devletlere karşı güç kullanılması öngörülebilir. Üç ülkenin aynı düşmana veya aynı saldırgan hedeflere sahip olması zorunlu değildir. Aksine, anlaşma tam da her katılımcının kendine özgü bölgesel sorunlarının bulunması ve diğerlerinin desteğinin ya da tarafsızlığının bu sorunların çözümünde önemli rol oynayabilmesi nedeniyle değer taşıyabilir.

Bu mantık çerçevesinde Suudi Arabistan’ın Yemen yönünde, Türkiye’nin Suriye ve genel olarak güney sınırları boyunca, Pakistan’ın ise Hindistan ve Afganistan ile ilişkilerinde çözülmemiş güvenlik sorunları bulunmaktadır. Dolayısıyla üçlü savunma yükümlülüğü, her bir taraf için kendi bölgesel politikasını daha bağımsız biçimde yürütmesine olanak sağlayan daha elverişli koşullar yaratabilir. Burada anlaşmanın değeri, üç devletin birlikte savaşa girmeye hazırlanmasından ziyade, her bir devletin diğerlerinin kendi eylemlerine karşı çıkma olasılığını azaltmasında yatıyor olabilir.

Bu yaklaşım, ABD’nin Orta Doğu’daki doğrudan askeri ve siyasi angajmanının azalmasını geçici bir olgu olarak değil, bölgesel stratejinin uzun vadeli dönüşümünün bir göstergesi olarak değerlendirdiğimizde özel bir önem kazanmaktadır.

Böyle bir durumda bölgenin büyük devletleri, yeni güvenlik mimarisinin oluşturulmasında daha fazla sorumluluk üstlenmeye çalışabilir. Suudi Arabistan bunu mali ve ekonomik kaynaklarıyla, Türkiye savunma sanayisi, teknolojileri ve özellikle insansız sistemleriyle, Pakistan ise askerî ve daha da önemlisi nükleer kapasitesiyle gerçekleştirebilir.

Üçlü anlaşma, karşılıklı güvence ve tarafsızlık düzenlemesi olarak da değerlendirilebilir. Bu durumda anlaşmanın temel amacı, dışarıdan gelebilecek bir tehdidi caydırmaktan ziyade, üyeler arasındaki olası anlaşmazlıkların veya rekabetin askeri çatışmaya dönüşmesini önlemektir.

Üç devletin farklı çıkarları ve nüfuz alanları bulunmaktadır. Bu açıdan anlaşma, bölgesel koşulların hızla değiştiği bir ortamda karşılıklı tarafsızlığın, öngörülebilirliğin ve birbirlerine karşı harekete geçmemenin dolaylı bir güvencesi işlevini görebilir.

Subscribe to our channel on Telegram